Lunara başını kaldırdı.
Taş kemerin üzerinden gökyüzüne baktı. Yıldızların arasında uzanan Samanyolu, gecenin karanlığında gümüş bir nehir gibi akıyordu. Ama onun gözleri yıldızlarda değildi. Her gece olduğu gibi, dolunayı arıyordu.
Ay, denizin üzerinde asılı duruyordu. Işığı suya dökülüyor, dalgaların üzerinde binlerce parçaya ayrılıyordu.
Lunara hafifçe gülümsedi.
— Hâlâ çok güzelsin, dedi.
Sesi denizin uğultusuna karıştı.
— Seni her gece görüyorum. Bazen bulutların arkasında, bazen bütün gökyüzünü aydınlatırken… Bazen de gözlerimi kapattığımda.
Bir süre sustu.
Dolunay cevap vermedi. Zaten Lunara onun kelimelerle konuşmadığını biliyordu. Onların dili başkaydı. Işıkla, hatıralarla ve zamanın insanın içinde bıraktığı izlerle konuşurlardı.
Çünkü Lunara bir zamanlar orada yaşamıştı.
Dünyanın gecelerine düşmeden çok önce, dolunayın sessiz kıyılarında yürümüş; ışığın gölgeye, gölgenin ışığa dönüştüğü o uzak yerde büyümüştü. Orada zaman akmıyordu. En azından insanların bildiği gibi akmıyordu. Hiçbir şey eskimiyor, hiçbir şey gerçekten kaybolmuyordu.
Ve hiçbir şey değişmiyordu.
Belki de ayrılmasının nedeni buydu.
Dünya’ya ilk geldiğinde geceler onu korkutmuştu. Burada karanlık gerçekten karanlıktı. Taşlar soğuktu. Deniz bazen öfkeleniyor, rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyor, insanlar birbirlerine sözler verip sonra o sözleri unutuyorlardı.
Ama burada başka bir şey vardı.
Bir günün ardından gelen akşam… Hiçbir zaman aynı görünmeyen deniz… Bir daha geri gelmeyecek bir anın güzelliği…
Burada her şey geçiciydi.
Ve ilk defa, Lunara bir şeyin geçip gitmesinden korkmanın ne demek olduğunu anlamıştı.
Bir insanın gülümsemesini özlemek. Bir sesi yeniden duymak istemek. Bir yere ait olduğunu hissederken aynı anda oradan ayrılmak istememek…
Dolunay bunların hiçbirini ona öğretemezdi.
Çünkü dolunay her zaman oradaydı.
Lunara, taş duvara yaslandı. Parmaklarını eski taşların üzerinde gezdirdi. Bu taşlar onun geldiği yerdeki hiçbir şeye benzemiyordu. Kusurluydular. Kimi çatlamış, kimi aşınmış, kimileri çoktan yerinden kopmuştu.
Ama Lunara onları seviyordu.
Çünkü zaman burada iz bırakıyordu.
— Beni yanlış anlama, diye fısıldadı aya. — Seni terk etmedim.
Gözlerini kapattı.
— Seni hâlâ seviyorum. Sen benim ilk evimsin. İlk hatıram, ilk ışığımsın. Beni ben yapan her şeyin bir parçası sende kaldı.
Rüzgâr saçlarını omzunun üzerinden savurdu.
— Ama artık yalnızca sana bakarak yaşamak istemiyorum.
Bu kez başını eğdi. Sanki söyleyeceği şeyin kendisini bile şaşırtmasından korkuyordu.
— Burada kalmak istiyorum.
Dolunayın ışığı yüzüne vurdu.
— Sabahları görmek istiyorum. Güneşin doğuşunu… İnsanların neden bazen hiçbir şey yokken güldüklerini… Bir şarkının neden insanı hem mutlu edip hem üzebildiğini anlamak istiyorum. Yağmurun altında yürümek, denizin soğuk suyuna dokunmak, bir günün bitmesini istememek istiyorum.
Derin bir nefes aldı.
— Ve bir gün, buradaki her şeyin sona ereceğini bilsem bile… yine de burada yaşamak istiyorum.
İşte o anda, denizin üzerindeki ay ışığı değişti.
Yansıma bir anlığına kesintisiz, gümüş bir yol gibi uzandı. Sanki dolunay, Lunara’ya kendi dünyasına dönmesi için bir kapı açmıştı.
Lunara o yolu tanıyordu.
İsterse şimdi yürüyebilirdi. Birkaç adım, belki tek bir nefes… Ve yeniden geldiği yerde olurdu. Orada hiçbir şey onu bekletmez, hiçbir şey onu incitmezdi. Her şey bildiği gibi kalırdı.
Ama o, ay ışığından yapılmış yola doğru bir adım atmadı.
Yalnızca baktı.
Sonra elini kaldırıp dolunaya veda eder gibi küçük bir hareket yaptı.
— Yine geleceğim, dedi.
— Ama bu gece değil.
Ve ilk kez, dolunaydan uzaklaşırken arkasına bakmadı.
Çünkü Lunara artık bir sırrı biliyordu:
Bir yeri sevmek, her zaman oraya dönmek istemek demek değildi. Bazen bir yere duyduğun sevgiyi yanında taşıyıp başka bir yerde yaşamayı seçebilirdin.
Lunara taş kemerin altından geçerek denize doğru yürüdü.
Arkasında dolunay, önünde Dünya vardı.
Ve o gece, Dünya’nın gecesi biraz daha aydınlandı.
